|
elifwrote:
sn kimsin?
5 days ago
|
|
|
kırçiçeği papatyawrote:
Bizi düşmanın attığı taş değil
Dostun attığı gül yaralar -* Hallac-ı Mansur*- Dostun Attığı Gül Yaralar Bizi Hallac-ı Mansur, cezbe ve sekir halinde söylediği ve mazur bulunduğu Ene’l-Hak cümlesi yüzünden idama mahkûm edilir. Onu asılacağı meydana getirdiklerinde etrafta mahşerî bir kalabalık vardır. Hallac-ı Mansur darağacını görünce güler ve kalabalık arasında gördüğü dostu Şibli’den seccade isteyerek iki rek’at namaz kılar. Ardından şöyle duâ eder: “ ’ım(Allah’ım) burada senin dinin uğruna gayrete düşüp beni öldürmek için toplananların suçlarını affet.” Bu esnada kalabalık içinden özellikle düşmanları, fırsat bu fırsat diye Hallac-ı Mansur’a taşlar atarlar. Hallac-ı Mansur bunlara ah bile demez hatta tebessüm eder, ama dostu Şibli ağlayarak kırmızı bir gül atınca Hallac-ı Mansur inler ve şöyle der: “Taş atanlar avam takımı, bilmiyorlar, halden anlamazlar. Onların taşı bizi incitmez ama halden anlayan bir dostun attığı gül bile bizi incitti, canımızı acıttı.” İnsan hayata daha çok dostlarıyla, sevdikleriyle tutunur. Sevinçlerini onlarla paylaşarak arttırırken, acılarını hüzünlerini yine onlarla paylaşarak azaltır. Kişi, tanımadığı kimselerden bir kötülük, bir haksızlık gördüğünde çok incinmez, en azından hayal kırıklığına uğramaz ama dostundan gördüğü küçük bir eziyete bile katlanması çok zor olur. Başkalarının, hakkında yanlış düşünmeleri insanı fazla üzmez, yıpratmaz; ama sevdiği birisi, hakkında yanlış düşünürse, zarar verecek bir davranışta bulunursa işte bu insanı üzer, incitir. O kişi sıradan biri değildir çünkü, belki en zor günlerinde yanında olmasını beklediği insandır. Her şartta desteğini umduğu, hayatta en çok güvendiği kimselerden biridir. Hani Temel deniz kenarında yürürken elinde bir yılan taşıyormuş. “Neden elinde yılan taşıyorsun?” diye sorulunca “Denize düşersem lâzım olabilir” cevabını vermiş… İşte dostluk, denize düştüğümüzde yılana sarılmak zorunda kalmayışımızdır. Elimizden tutup bizi çıkaracak birisini her zaman yanımızda bulabilmemizdir. Dostun gönlü, dostuna karşı hassastır, çok şeyler bekler ondan… Bu yüzden insan dostluk hukukuna çok dikkat etmelidir. Özellikle dostla hal ve harekete, konuşmaya özen göstermek gerekir. Çünkü bazı sözler, keskin kılıç gibidir, dostluğu keser, kalpte tedavisi zor yaralar açar, kalpteki muhabbet çiçeklerini kurutur. Bazen yerinde olmayan gereksiz bir istek, küçük bir tavır veya söz bile, çok büyük mutlulukların elden kaçırılmasına sebep olur. Dostluk, fedakârlık ve emek ister. Her şeyi karşısındaki insandan bekleyerek elde edilemez hakikî dostluklar. Dostluk; mutluluk, üzüntü, hastalık, sağlık, darlık ve bollukta dostunun yanında olabilmektir. Marifet iyi gün dostu olmak değildir. Sadece iyi gününde yanında olmak dostluk da değildir zaten. Sahte dostluktur olsa olsa. Günümüzde ahlâkî bozulmanın etkisi dostluklarda da gösteriyor kendisini maalesef. Artık menfaat hesapları ortaya girince dostlar birbirlerine taş atmaktan bile çekinmiyorlar. Ve nice pırlanta yürekli insanlar, çok önemsiz basit dünyevî meseleler uğruna birbirlerinden ayrı düşüyorlar. Hayatımızda kaç tane güzel dostumuz var acaba? Ya da tersinden soracak olursak, şu kısa hayatta kaç kişi için gerçekten güzel bir dost, güzel bir kardeş olabildik? Dostlarımıza, kardeşlerimize karşı hareketlerimize çok dikkat edelim ve kalplerini kırdıysak hemen özür dilemeyi de asla ihmal etmeyelim. Çünkü yarın özür dilemek için çok geç olabilir. Ne mutlu İhlâs ve Uhuvvet anlayışının gereğini yerine getirebilenlere… Ne mutlu şu kısa hayatta en yakın dost, en fedakâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olabilenlere… ____________Alıntı__________
Nov. 10
|
|
|
İftira etmek İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki- Yalan söylemek ve iftira etmek haramdır, sakınmak lazımdır. Bu iki fenalık, her dinde de haram idi. Cezaları çok ağırdır. (C.3, m.34) İftira etmek İftira büyük günahtır ve çok fenadır. Bunda yalan söylemek de vardır ki, yalan, her dinde haramdır. İftirada bir mümini incitmek de vardır ki, bu da, başkaca haramdır. Bunlardan başka, iftira etmek, yeryüzünde fesat çıkarmaya, ortalığı karıştırmaya sebep olur ki, bu da haramdır. (C.3, m.41) Müslümanlara suizan, zulüm etmek, mallarını gasp etmek gibi ve haset, iftira ve yalan söylemek ve gıybet etmek gibi haramdır. (Hadika) Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Bir kimse, bir mümin hakkında olmayan bir şey söylerse, iftiraya uğrayan kimse, onu affedinceye kadar, Allahü teâlâ onu Cehenneme sokar.) [Ebu Davud] (Bir müminde her haslet bulunabilir. Ancak hıyanet ve yalan bulunamaz.) [İbni Ebi Şeybe] (Yalan, münafıklıktan bir kapıdır.) [İbni Adiy] En çok düşmanı olan kimdir? En çok düşmanı olan Allahü teâlâdır! Bir gün Musa aleyhisselam, insanların konuşmalarından bıkmış, (Ya Rabbi, n'olur bu insanlar benim hakkımda konuşmasın) diye dua etmiş. Allahü teâlâ buyurmuş ki: (Ya Musa, senin istediğin o şeyi ben, kendim için bile yapmadım. Görmüyor musun, duymuyor musun, Benim hakkımda neler konuşuyorlar.) Peygamber efendimiz Allah’ın habibi idi, âlemlere rahmet idi. İnsanları Cennete davet için, Cehennemden sakındırmak için en acı sıkıntıları çekti. Ona akla hayale gelmeyecek iftiraları yaptılar, hâşâ, sihirbaz dediler, hâşâ, mecnun dediler, hâşâ, şair dediler, hâşâ, hanımı Âişe validemize iftira ettiler, çok eziyet ettiler, yollarına dikenler döşediler. Allah’ın Habibi ile savaştılar. Halbuki O rahmet-i ilahi idi, insanlar yanmasın diye adeta çırpınıyordu. (Bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı) buyuruyordu. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Bir kimse, bir mümin hakkında olmayan bir şey söylerse, iftiraya uğrayan kimse, onu affedinceye kadar, Allahü teâlâ onu Cehennemde bırakır.) [Ebu Davud] Kur'an-ı kerimde de mealen buyuruluyor ki: (Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların tâ kendileridir.) [Nahl 105] İkinci binin müceddidi, hadis-i şerifle müjdelenen imam-ı Rabbani hazretlerine yaptıkları eziyet diğer iftiraların yanı sıra ne dediler biliyor musunuz, Serhend cahili dediler, bu isimle de yazılar yazıp dağıttılar. Resulullahın vârislerinin istisnasız hepsi de aynı eziyet ve sıkıntılarla karşılaşmışlar, çeşitli iftiralara maruz kalmışlardır. Hatta ibni Âbidin hazretleri, hocası Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerine yapılan iftiralara dayanamayıp, iftiracılara ve onlara inananlara bir reddiye risalesi yazdı. Bu risaleye de Sell-ül-Hüsâmü'l-Hindi li-Nusreti Mevlana Şeyh Halid Nakşibendi ismini verdi. İmam-ı Gazali hazretleri de iftiralara maruz kalan büyüklerdendir. Felsefeciler ve bid’at ehli olanlar hâlâ bu büyük imama iftiralarına devam etmektedirler. Kim Muhammed aleyhisselama çok benzerse o derece, bu sıkıntılar, bu iftiralar başına gelir. Bunlar, bu yolun şanındandır. Eden kendine eder. Allahü teâlâ kimi azaba atmak isterse büyüklerin üstüne salar, yani o insanlar büyüklere dil uzatır. Yaradılışında said olanlar kesinlikle büyüklere dil uzatmazlar. Başka günahları olabilir ama büyüklere dil uzatmazlar. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Şeyh-ul-islam Abdüllah-i Ensâri Hirevi, "Ya Rabbi! Dostlarını öyle yaptın ki, onları tanıyan sana kavuşuyor ve sana kavuşmayan, onları tanımıyor" buyuruyor. Bu büyüklere düşmanlık etmek, sonsuz ölüme sürükleyen bir zehirdir. Onları incitmek, sonsuz felaketlere sebep olur. Allahü teâlâ bu belaya düşmekten korusun! Şeyh-ul-islam yine buyurdu ki, "Ya Rabbi, her kimi felakete düşürmek istersen, onu bizim üzerimize atarsın." (m.106) Peygamberlerden başka herkes günah işler. Allahü teâlâ sevdiği kullarının günahlarının cezasını ahirete bırakmaz. Çünkü günah suçtur. Karşılığı cezadır. Dünyada üç sıkıntı verir: 1- Hastalık verir. Sabrederse affeder. Sebeplere yapışmak ve geleni Allah’tan bilmek lazımdır. Ve ne maksatla geldiğini bilerek şükretmeli. 2- Günahların affı için ikinci yol maddi sıkıntıdır. Borçlu olmaktır. Borçlarını ödemek için çekilen sıkıntılardır. Bu da günahların affına sebeptir. 3- İnsanların yalan ve dedikodu ve iftiralarıyla haksız olarak iftiraya uğramaktır. Bir iftira başka iftiralar doğurur ve yerleştiği yerde ebediyen kalır. Shakespeare İftira eşek arısına benzer, onu ilk vuruşta öldüremeyecekseniz, hiç dokunmamak daha iyidir. Bernard Shaw İftira, kılıçtan daha zalim silahtır, çünkü iftiranın açtığı yaralar hiç kapanmaz. Henry Fielding İftira kötü köpek gibidir, kaçanın ardından ürür, pervasızlıkla yüzüne baktın mı sesini keser. G. Csiky İkiyüzlülüğü, dalkavukluğu beceren, iftirayı da becerir. Napolyon İnsan genellikle başkasına sürmek istediği çamura bulanır. Cenap Şehabeddin İnsan iftirayı ancak önem vermemekle yenebilir. İftira edileni değil, edeni kirletir. The Circle İnsanlara ok atmak, dil ile taşlamaktan daha hafiftir. Zira dil taşlaması hedefini şaşırmaz. Süfyan Es-Sevri Kar gibi olsan yine iftiradan kurtulamazsın. Shakespeare Maksat iftira atmak olduktan sonra, söylenecek sözmü bulunmaz, fazilet bile iftiranın ekmeğine yağ sürer. Lesage
Oct. 5
|
|
|
kırçiçeği papatyawrote:
Gri bulutlarıydım hüznün
Kirpiklerinden süzülmeye hazır Gözyaşlarım sessizce vurur kıyılarına Bir kez Bir kez daha Binlerce kez. Dalgalarındayım Savrulup kayalıklara vuran. Bir tutunsam uzatsan elini çeksen dinginliklerine. Sensizlik değimli Köpüklü suların derinlikleri. Deniz büyük, hırçın Kayık ufak. Kıyılarına çek beni Özlemler büyüteceğim Kalabalıklar ortasında Sevgiler doğuracağım esmer tenli anaların çığlığıyla. Toplayıp genç, yağız delikanlıların sevdalarını Anadolu’ mun dört yanından Kaleler kuracağım. Biriktirip yangın her yüreğin çığlığını Resimler çizeceğim duvarlarına. Hiç çizilmemiş, şarkılar söyleyeceğim henüz dillendirilmemiş kıyılarına çek beni solmayan binlerce bahar bitmeyen dev sevdalarla yeşerteyim dev dalgaların senle buluştuğu kayalıkları Nihat coşkun
Oct. 5
|
|
|
Hüznümü yutan suskunluklarda gözlerimin parantezine kapandım…ellerim şeytanın yüzündeydi…gezdim …ürktüm…yokluğunun istanbul´una Fatih olamadım…hezimetindeyim!…
Gidişine virgül atarken,sesinin ünleminde intihar eden noktalara kırıldım…tırnaklarımla yüzümün parantezini açamadım…kalbimi kaşıyan soruların işaretinde kimsesizliğimi astım…kelimeler can kırıkları şimdi,konuştukça kanatır,kanattıkça konuşturur… Kalemimin mülteciğili ile göçüyorum aklının kan damlayan mededhah ve berzah yanına,sığındığım tümcelerinden yorgun bir insan silueti çıkarıyorum, “kalırsam sende ölürüm,gidersem gidişimde” diyorsun…ben her türlü ölüme yakınım…bilmiyorsun! Suskunluğun tınısından başı elleri arasında yoklukla boğuşan bir istanbul devşiriyorum…göğsümün elma şekerli çocuğuna gudubet bir anne oluyorum…”bir daha azimetler olmayacak” desende,ciğerime düşen nar-ı közlerle gözlerimi sisletiyorum… Şimdi hangi el yıkar benim gözyaşımdan ıslak paslanan yanaklarımı…şimdi,o içinde sen olan,beklenen istanbul çıkıp gelir mi sabahıma?-o hayatın kalın harflerle yaşandığı büyük şehir- gelmez…gelen de bendeki istanbul´a değmez!… Ceplerimde iki bilinmeyenli bir denklem gibi taşıyorum aşkı…hiçlendikçe karanfil kanıyorum,karanfil kokuyorum…akılsızlığın ortasına ebhem bir insan gibi düşüyorum…bu beladetliğim sensin..çık gel de yüzüm gülsün!…içimin cenazesi misin nesin!…öksürde doğrulsun Nemrut bakışlı leşin!… Dilimin duvarlarında pişiriyorum kesavet içerikli ağlayışlarımı,şiirlerin kanatlarını kırıp göğe salıyorum…gözlerimin perdelerini yırtıyorum kirpiklerinin tellerinde,eteklerimi gamzelerinde tutuşturuyorum…Haydarpaşa´da güneşe ağlayan çocuğu kaçırıyorum,berdevam bir karanlığa düşüyor şehir…adının geçtiği bütün sokakların bedduasını yutuyorum…”hadi dön!” deme…zinhar ölüyorum!… Şeytanın maksutunda şiirlere asılıyorum,söz kurşunlarına diziyor beni sayfalar…kalemimin cellatlığında son isteğim “sen!” diyorum… Ağzı kan dolu beddualarla dayanır kapına istanbul,ölümümü ister…sözcükler dudaklarının titrekliğinde acı bir ağıttır…şeytan,içindeki çocukla beddualardadır…harlandıkça söndürür,söndürdükçe bitirir seni… dışına taşar gözyaşı… daha fazla bitmeden… “amin!” de öldür beni!…
Oct. 4
|